Şenol Erdoğan
Görme teknikleri ve bağlantıları üzerine sınırlı bir monolog.
Kapitalist ekonominin değişmez ilkesi olan ‘kullanım değerinin düşme eğilimi”, büyüyen ayakta kalma savaşında yeni bir mahrumiyet biçimi geliştirir ki bu İnsanların büyük kısmının ücretli İşçiler olarak bitip tükenmez bir çaba sürdürmeye katılımını gerektirdiğinden ve herkes ya bu mücadeleye boyun eğmek ya da ölmek gerektiğini bildiğinden eski dönemdeki kıtlıktan çok da uzak değildir. Genel olarak modern metaların tüketimindeki yanılsamanın kabul görmesinin gerçek temeli şu şantajdaki gerçekliktir: En kısıtlı biçimiyle (beslenme ve barınma) kullanım, sadece giderek büyüyen ayakta kalma mücadelesinin aldatıcı zenginliğine hapsolduğu ölçüde varolur. Gerçek tüketici, yanılsamaların tüketicisi haline gelir. Meta. bu fiilen gerçek olan yanılsamadır, gösteri İse onun genel tezahürüdür.
Çepeçevre her tarafa şekil veren toplum, kendi toprağını, yani bu vazifeler kümesinin somut temelini İşlemek İçin özel bir teknik geliştirmiştir. Şehircilik, kapitalizmin doğal ve İnsani çevreyi ele geçirmesidir; mutlak hakimiyet şeklinde mantıklı olarak gelişen kapitalizm, artık uzamın tamamını kendi dekoruymuş gibi yeniden yaratabilir ve yaratmalıdır.
Guy Debord

Şimdi, ‘yaşadığın yer” İle “yaşadığı yer* arasındaki uçurumu düşünüyorum ben. Kent ve kırsal ayrımına varmadan önce sanırım kent ve Öteki kent noktasında durmalı-yım. Daha doğrusu “kapital-istanbul” gibi bir METRO-POL-ice- ve de daha mekanizmanın çarklarının böylesi güçlenmediği ama hızla aşama kateden diğer kent-ler. Ve elbette bu bağlamda İki yer arasındaki görme, görme farkları, nesne farkları. Kapitalizmin getirişi olan uçsuz neonlar vs. vs. vs…
Sanırım kentte görme noktasında önemli olan kısım, “bizim gördüğümüz kısmı” mı yoksa “bize gösterilen” kısmı mı?
İstanbul’un debisi en hızlı “tekno-nehri” İstiklal Caddesinde uzunca bir süre İçerisinde her beş metrede bir, sekiz metre yükseklikte, caddeyi enine boyuna kateden, cocacola’nın neonlu reklamlarını görmek istediniz mi, yoksa belediye-cocacola desteğiyle gözümüze, beynimize mi sokuldu bu ışıklı nesneler. Ki “teenage” kitleyi hedefleyen nescafe ve hatta lipton reklamları gibi on metreye kırkbeş metrelik duvar reklamları ve de nicesini açmaya pek gerek yok. -?-
Bu noktada; hiçbir şeyi görmeyen insan, sistemin kendisine dayattığı şeyi gören insan (ve ona yönelen ve daha İleride onsuz/onlarsız göremeyen, bağımlı olan insan) ve de tüm bu zincirlerden kurtularak “eleme” yapabilen bir zıhın İle hareket edip, kentin imaj çöplüğü boyutunu algı sistemiyle yok edip, görmek istediğini gören insan tipi var. Bu ana örneklere ara örneklerin çoğalımını sokmanın mümkünlüğü kadar kendilerini de arttırmanın mümkünlüğü var…
Kentin İçerisinde yaşayan ya da onu sarmalayan modernizm ve bu İfadenin sakıncalı kolları -ki onlarda malum “izm”lerdir “sıyrılmış insan azınlığı’nı dönüştürmek İçin pek bir atılım yapmamakta, zira çoğunluğun üzerindeki (yayılmacı) hakimiyetini yeterli görmekteyse de (aksi mümkün değildir) usul-?-yolculuğuna bu şekilde devam etmekte ve bu çoğunluğun algı sistemini ele geçirmekte, onlara, kendilerinin değil onların istedikleri şeyleri görme siyasetini empoze etmektedir. Çoğunluk olan, onların istediklerini ve onların istedikleri şekilde gördükleri vakit, onların istediği gibi yaşamaya da başlar elbet, yani; onların istedikleri “tarzda” ; yer, içer, giyinir, dışkılar. .. tüketirler. Dolayısıyla, donatılmış itaatkarlar olup çıkarlar. Elbet her şey, görme İle başlar. Kİ burada kentin yoğun noktalarını örneklerken aynı sistematiğin sokağa ait olmayan grup İçin de televizyon ağı kullanılarak gerçekleştirildiğini gereği olmasa da dile getirelim. Sistem, köleleri adına, alınacak olanı, görülecek, bakılacak, tüketilecek, mutlu olunacak vs. olanı belirlemiştir. Ve orduda emre İtaat olmaması İhtimal dahi değildir.
Bu faslı siyasal bir platforma deşmek amaçlı taşımanın bana -kime- ne getirişi olabilir ki kanısından hareketle, monologumu “görme” eksenimi yitirmeden sürdürmek niyetindeyim. Sonuçta kapital dayatmalardan en azından metin içerisinde -azda olsa- uzaklaşabilme seçeneğimi kullanarak bir biri için tampon olan “kent” ve “görme” üzerinden yürümeye devam etmek isterim. Zira sinematografik bir bilinçten ziyade video-grafik bir bakıyla yöneldiğim kent, görmeyi direkt bağıntıladığımız video ile çoklu olarak uyum sağlamakta ve kent-video noktası kağıt üzerinde de işlenmekten geri durmamaktadır…
“Sinematografiye giden yol” diye klasik bir adlandırmanın ucunun dijital çağa varacağı gerçeğini bilerekten, herkes kent noktasına hep varmış olan görme eylemini -doğal olarak, kent video ilişkisi- sonuçta 1800’lerln ilk çeyreğine bağlar. Çünkü sinematografinin beşiğindekl minimal kıpırdanmalar olarak bahsede durulan Pleorama, Panorama, Diorama’ların kökeninde kent imajları yatmaktaydı. (Sanki bu gün pek farklı bir işlev üstlenmiş gibi. Hâlâ, dahası 19.yy başından Vertov’un kamerasına ve oradan da günümüzün dijital video kameralarına kent, imaj konumunu korumuş değil, çağ içinde patlayan video performansları da göz önünde tutulduğunda sınırlarını aşmıştır demeliyiz. Aynı şekilde sadece görüntü dünyası İçin değil, sanal yazılım ortamlarında çağın düşünürleri bu konuda kafa patlatmakta ve internet üzerinde yayımlanan metinler kitaplara taşınmaktadır.) Bu muhabbeti Jim Morrison’ın “Vizyon Notları” kitabından bir alıntı İle noktalamak isterim. “Robert Baker, Edinburghlu bir ressam, borçları yüzünden hapisteyken, hücresinin parmaklıkları arasından sızıp, okuduğu mektubun üstüne düşen ışığın etkisine vurulmuş ve bu İzleniminden yola çıkarak İlk Panorama’yı; kentin iç bükey şeffaf görüntüsünü İcat etmiştir.”
Bu noktada örnekleri çoğaltmak elbette mümkündür…
Aslen şöyle bir gerçek ortada durmaktadır: 1880 başlarında meydanlarda duran ve kenti/kentleri panoramalardan İzleyen insan kalabalığı bugün sayısını oldukça fazlalaştırarak benzer bir mantıkla kenti imajlara ayrılmış olarak seyretmeye devam etmekte. Kent, seyredilesi olma özelliğini niteliğinden ödünler vererek kaybetmiş olsa da tam olarak yitirmedlği gibi teknik olarak da bir şey değişmiş değildir. Kent, fotografının de vazgeçilmez besleyicisi olmuştur ve buna devam etmektedir. Kent yoksayıldığında görüntü adına ne kalabilir ortada…kent, sinematografik nesneleri /ikonları büyük bir güç dahilinde içinde barındırmaktadır. Hem varoluşuyla hem barındırdığı sinyaller nehri ile tüm görsel çekimlerin zaman ve mekanını oluşturmaktadır. Besleyici konumunda olduğu gibi, performans hakkını da tanıyan mutlakvari bir yeri söz konusu edilir onun.
Gözlem teknikleri şayet savaş mekaniği ve elektroniği gibi faşizme ve öncesinde değindiğimiz gibi kapitalizme böylesi uşak kılınmamış olsaydı, yani tüm o emek ve maddi güç, sanat mekaniği ve elektroniği için kullanılmış olsaydı, hem bizim mekanik görme düzeneğimiz hem makinelerimiz daha bir “temiz” görür ve belki de camera obscura dan beri asla ilintisini yitirmediğimiz tanrısal ışığı daha parlak şekliyle yaşayabilirdik. Kirlenen İnsan yapısı ışığın teolojik bir unsur olduğunu ya da teozofik açılım için önemini de elbette görmezden gelecekti-r.
Bitirme noktasına geldiğimi düşünürken, ileride tartışmaya açabilmek adına şunu da belirtmek İsterim: “görüntü’den hareketle İzlence ve izlence dünyası 19 yy’dan bugüne değin kapitalizmin en büyük destekçisi olmakla kalmamış kendisinin yerine dahi geçmiştir demek mümkün. Aslında şu var ki, bugün amerikan sinema dünyasının ve siyasi yapısının, bu sinema adı altında sürdürdüğü dünya egemenliğinin geldiği noktaya (ve hızla buna benzer bir hal alan dijital yapılanmaya) baktığımızda örneklendirmeye gerek dahi kalmamaktadır. Ayrıca gösteri dünyasının teknik ve malzeme adı altındaki endüstriyel sürecide hiçbir şekilde sosyalist bir zihniyetle çark etmemiş, neredeyse tamamen kapitalist bir düzeneğin hakimiyeti varolmuştur.
Bugün görmeye dair olan ne varsa, çok az bir kısmı kendisini imaj ve siyasi kirlenmelere karşı koruya bilmiş ve “…sanat” olarak performanslarına görsel ya da yazılı olarak devam ederek hem olgunun tininin ölümsüzlüğü ortay» konmuş hem de görmenin gerçek boyutunun yani İnsanlığın gerçek boyutunun her ne kadar sindirildiği düşünülse de yok edilemeyeceğini ortaya koymuştur. Bu aynı zamanda sosyalist yapının, kapitalizme karşı yaptığı bir hamledirde…
“Kaybetmiş” diyerek nitelendirdiğimiz, nesnelerin ve nesne siyasetinin istemli İstemsiz uşağı haline gelmiş olan kitlenin, tam olarak kendisi İçin yaratılan pazarda bir seyirlik olma noktasını da ayrıca tartışmak gerekmektedir.
