Edgar Allen Poe
Çeviri:İrem Güven – iremguven59@hotmail.com
Doğru! –asabi- hem de oldukça, pek fazlasıyla asabi olmuşumdur; ama neden benim deli olduğumu söyleyesiniz ki? Hastalık duyularımı keskinleştirdi, -yok etmedi onları- köreltmedi. Bilhassa da kulağım keskinleşti. Yerde, gökte ne varsa hepsini duydum. Cehennemdeki pek çok şeyi de. Öyleyse nasıl deli olabilirim ki? Dinleyin! Size bütün hikâyeyi ne kadar sağlıklı –ne kadar sakin bir şekilde anlatacağımı görün.
Bu fikir ilk kez nereden aklıma geldi? Söylemek zor. Ama bir kez aklıma girdi mi, gece gündüz yakamdan düşmedi. Bir amacı yoktu. Bir hırs yüzünden değildi. İhtiyarı severdim. Bana hiç haksızlık etmemişti. Hakaret de. Altınında da gözüm yoktu. Sanırım gözü yüzündendi! Evet, bu! Gözlerinden biri, akbabanın gözüne benziyordu –feri kaçmış, donuk mavi bir göz. Ne zaman aklıma gelse, kanımı dondururdu; ihtiyarın canına kıyıp, gözden sonsuza kadar kurtulmaya karar verdim yavaş yavaş sonunda.
Şimdi, mesele şöyle. Benim deli olduğumu düşünüyorsunuz. Deliler hiçbir şey bilmezler. Ama beni görmeliydiniz. Ne kadar zekice ilerlediğimi, –nasıl bir dikkatle –nasıl bir ferasetle –hiç renk vermeden nasıl işe koyulduğumu görmeliydiniz! İhtiyara onu öldürmeden önceki bir hafta boyunca daha önce hiç olmadığı kadar kibar davrandım. Her gece, gece yarısı gibi kapısının kolunu çevirip açıyordum –ah, yavaşçacık! Ve sonra, kafamın geçebileceği kadar bir aralık olunca, hiç ışık sızdırmayacak şekilde her tarafı, her tarafı örtülü karanlık bir feneri aralıktan sokup, sonra da kafamı içeri uzatıyordum. Ha, ne kadar zekice kafamı uzattığımı görseydiniz gülerdiniz! Onu yavaşça hareket ettiriyordum –o kadar yavaş ki, ihtiyar uykusunda rahatsız olmuyordu. Kafamı aralıktan tamamen içeri sokmak bir saatimi alıyordu, böylece onu yatağında yatarken görebiliyordum. Ha! —deli bir adam bu kadar zeki olabilir mi? Ve sonra, kafam tamamen odanın içine girince, feneri dikkatli bir şekilde açıyordum –ah, çok, çok dikkatli (çünkü eşyalar gıcırdıyordu) –onu ancak akbabaya benzeyen gözüne tek bir ışık huzmesi düşecek şekilde açıyordum. Bunu yedi uzun gece boyunca yaptım –her gece sadece gece yarısında –ama göz her seferinde kapalıydı; o yüzden işi halledebilmek imkânsızdı; çünkü beni tedirgin eden ihtiyar değil, onun Kem Gözü’ydü. Her sabah, gün ağardığında, çekinmeksizin odaya giriyor, onunla cesurca konuşuyor, ona içten bir tavırla adıyla sesleniyor, geceyi nasıl geçirdiğini soruyordum. Gördüğünüz gibi, ancak çok tedbirli bir ihtiyar olsaydı her gece tam on ikide uykusunda odasına girip ona baktığımdan şüphe ederdi.
Sekizinci gecede kapıyı her zamankinden de daha dikkatli açtım. Elim, saatin yelkovanından bile daha yavaş hareket ediyordu. Bu geceden önce kendi kudretimin –kendi zekâmın sınırlarına vakıf olmamıştım. Muzaffer duygularımı ancak frenleyebiliyordum. Orada durup, kapıyı yavaş yavaş açtığımı ama onun, gizli emellerimi ve düşüncelerimi rüyasında bile göremeyeceğini düşünmek. Bu düşünce beni hafifçe güldürdü; belki beni duydu; çünkü yatakta aniden, bir şeyden korkmuş gibi kıpırdandı. Eğer gerisin geri çıktığımı düşünüyorsanız –yanılıyorsunuz. Odası, katran gibi kapkara bir geceydi (panjurlar, hırsız girer korkusuyla sıkı sıkıya kapalıydı), kapının aralandığını göremediğini biliyordum, bu yüzden yavaş yavaş itmeye devam ettim.
Kafam içerdeydi, feneri açmak üzereydim, tam da parmağım teneke sürgünün üzerindeyken, ihtiyar yatağında sıçradı ve “Kim var orada?” diye bağırdı.
Sessizce durdum ve hiçbir şey söylemedim. Bir saat boyunca vücudumdaki tek bir kası bile kıpırdatmadım, bu arada onun da geri yattığını duymadım. Hala yatakta dikilmiş dinliyordu;
—tıpkı benim geceler boyu duvardaki saatlerin ölüm tıkırtısını dinlediğim gibi.
Biraz sonra hafif bir inilti duydum, bunun ölüm korkusundan kaynaklandığının farkındaydım. Acı veya keder dolu bir inilti değildi –hayır, hayır! – ruh dehşetle ürperdiği zaman derinlerden gelen alçak, boğuk bir sesti. Bu sesi iyi tanıyordum. Pek çok gece, tam geceyarısında, herkesçikler uyurken, göğsümden taşar, zihnimi rahatsız eden korkuları daha da derinleştirirdi. Bunu iyi tanıdığımı söylüyorum size. İhtiyarın ne hissettiğini biliyordum, içimden gülsem bile ona acıdım. İlk tıkırtıdan sonra, yatağında döndüğünden beri uyanık yattığını biliyordum. O andan beri ihtiyarın dehşeti giderek artıyordu. Korkusunun nedensiz olduğunu düşünmeye çalışıyor ama başaramıyordu. Kendi kendine şöyle diyordu: “Bacadan gelen rüzgârın sesidir”, “Ortalıkta dolaşan bir faredir”, “Bir kereliğine cırlayan bir cırcır böceğidir”. Evet, bu varsayımlarla kendini rahatlatmaya çalışıyordu ama hepsinin nafile olduğunu anlamıştı. Nafile; çünkü Ölüm, ona yaklaşarak kara gölgesiyle sinsice önüne gelip durmuş ve kurbanı sarıp sarmalamıştı. Başımın odanın içinde olduğunu ona hissettiren –görüp duyamasa da- algılanmayan gölgenin hazin tesiriydi.
Uzun bir süre, büyük bir sabırla bekleyip de yattığını duymayınca, fenerde küçük -minicik- bir aralık açmaya karar verdim. İşte, aralığı böylece açtım –ne kadar, ne kadar sinsice olduğunu tahmin bile edemezsiniz- ta ki, nihayet tek bir loş huzme, örümceğin ağı gibi, yarıktan süzülüp akbabanınkine benzeyen gözünün üzerine düşünceye dek.
Göz açıktı –hem de sonuna kadar- ona baktıkça hiddetlenmeye başladım. Onu açık seçik görüyordum –donuk bir maviyidi, üzerine beni iliklerime kadar donduran korkunç bir perde çekilmişti; ama ihtiyarın yüzünü veya vücudunu göremiyordum: ışık huzmesini tam da lanetli noktaya sanki içgüdüyle yöneltmiştim.
Delilik zannettiğiniz şeyin, duyuların haddinden fazla keskinliği olduğunu söylememiş miydim? –şimdi, diyorum ki, kulağıma alçak, boğuk, bir parça beze sarılmış bir saatin tiktakı gibi bir ses geldi. Bu sesi de iyi tanıyordum. İhtiyarın kalp atışıydı. Davul sesi askeri nasıl cesaretlendirirse, bu da öyle hiddetimi artırdı.
Ama yine de kendimi tuttum ve hareketsiz durmaya devam ettim. Güç bela soluyordum. Feneri hareket ettirmeden tuttum. Huzmeyi gözün üzerinde sabitlemeye çalıştım.
Bu arada kalbinin cehennemi çarpıntısı artıyordu. Her an daha da hızlı, daha da yüksek sesle çarpıyordu. İhtiyarın yaşadığı dehşet korkunç olmalıydı! Size diyorum, her an daha da, daha da yüksek sesle atıyordu! –beni iyice anladınız mı? Size asabi olduğumu söylemiştim: öyleyim. Şimdi her şeyin durgun olduğu bu saatte, evin korkutucu sessizliğinde, böyle garip bir ses beni zaptedilemez bir dehşete sürüklemişti. Yine de birkaç dakika daha kendime hâkim oldum ve kıpırdamadan durdum. Ama kalp atışı daha, daha da yüksek sesle atmaya başlamıştı! Kalbin patlayacağını düşündüm. Artık beni yeni bir heyecan almıştı –sesi komşular duyacaktı! İhtiyarın vakti dolmuştu! Korkunç bir haykırışla, fenerin üzerini açtım ve odanın içine daldım. Bir çığlık attı –sadece bir sefer. Bir defada tutup yere indirdim, sonra da ağır yatağı üzerine çektim. İşin hallolduğunu görünce kaygısızca tebessüm ettim. Ama uzun dakikalar boyunca kalp boğuk bir sesle atmaya devam etti. Ne var ki bu beni tedirgin etmedi; ses duvarın öbür tarafından duyulmazdı. Sonunda durdu. İhtiyar ölmüştü. Yatağı kaldırıp cesedi inceledim. Evet, taş gibi ölüydü. Elimi kalbin üzerine koydum, uzun dakikalar boyunca orada tuttum. Nabız yoktu. Taş gibi ölüydü. Artık göz beni rahatsız etmeyecekti.
Eğer hala deli olduğumu düşünüyorsanız, cesedi saklamak için aldığım zekice önlemleri anlatınca fikrinizi değiştireceksiniz. Gecenin sonuna yaklaşmıştık, hızlı fakat çabuk bir biçimde çalıştım. Önce cesedi parçalara ayırdım. Kafayı, kolları ve bacakları kestim.
Sonra yerin döşemesinden üç tane kalası yerinden çıkardım, ne varsa kerestelerin arasına yerleştirdim. Sonra tahtaları öyle zekice, öyle uyanık bir biçimde yerine yerleştirdim ki hiçbir insan gözü –hatta onunki bile- yanlış bir şey olduğunu anlayamazdı. Temizlenecek hiçbir şey yoktu –herhangi bir leke –herhangi bir kan izi. Bunun için fazla ihtiyatlıydım. Banyo küveti hepsini yutmuştu –ha! ha!
Bu işleri hallettiğimde saat dört olmuştu –ama hala geceyarısı gibi kapkaranlıktı. Saat vurduğunda, sokak kapısı tıklatıldı. Gönül rahatlığıyla kapıyı açmaya gittim, artık korkacak neyim vardı ki? Nezaketle, kendilerini polis memuru olarak tanıtan üç adam içeri girdi. Komşunun biri geceleyin bir çığlık duymuş; cinayet şüphesiyle karakola haber vermiş, onlar da (memurlar) nedenini araştırmak için tayin edilmişlerdi.
Gülümsedim –korkacak neyim vardı ki? Beyefendilere “Hoşgeldiniz” dedim. Çığlığın, rüyamda benden geldiğini söyledim. İhtayarın taşraya gittiğini anlattım. Ziyaretçilerime tüm evi gezdirdim. Onlara –hem de iyice- arama yapmalarını söyledim. Sonunda onları odaya götürdüm. Kıymetli eşyalarını gösterdim, oldukları yerde, güvende duruyorlardı. Kendime güvenin getirdiği coşkuyla odaya sandalye getirdim ve burada oturup yorgunluklarını atmalarını istedim, kendim de, mutlak zaferimin verdiği cesaretle, tam altında kurbanın cesedinin ebedi uykusuna yattığı noktanın üzerine koydum sandalyemi.
Memurlar ikna olmuşlardı. Tavrım, onları ikna etmişti. İçim, tuhaf bir şekilde rahattı. Oturmuşlar, ben neşeyle cevap verirken, oradan buradan sohbet ediyorlardı. Ama kısa bir süre sonra betimin benzimin attığını hissetmiş ve keşke gitseler diye içimden geçirmiştim. Başım ağrıyor, kulaklarımda bir çınlama olduğunu zannediyordum; ama onlar oturup sohbet etmeye devam ediyorlardı. Çınlama daha da duyulur hale gelmişti: bu histen kurtulmak için daha da rahat bir şekilde konuşmaya başlamıştım: ama his devam etti ve daha da keskinleşti –ta ki sonunda sesin kulağımın içinde olmadığını fark edene kadar.
Şüphe yoktu ki artık hakikaten de betim benzim atmıştı; ama daha akıcı konuşmaya başlamıştım, daha yüksek sesle. Ama ses artıyordu –ne yapabilirdim ki? Alçak, boğuk, bir parça beze sarılmış bir saatin çıkardığı gibi ritmik bir sesti. Soluk soluğa kalmıştım – ama memurlar bunu duymamıştı. Daha da hızlı –daha da hararetli konuşmaya başladım ama ses hep artmaya devam ediyordu. Neden gitmiyorlardı ki? Ayağımı yere vurarak bir ileri bir geri volta atıyordum sanki adamların müşahadesinden öfkelenmişçesine –ama ses hep artmaya devam etti. Allahım! ne yapabilirdim ki? Sinirimden köpürdüm –kudurdum –saydım sövdüm! Oturduğum sandalyeyi yere fırlattım, kalaslara bastırıp sürttüm ama ses iyiden iyiye yükseldi ve sürekli arttı. Daha yüksek –daha yüksek -daha yüksek! Ama adamlar hala hoşça sohbet ediyor, gülüyorlardı. Sesi işitmiyor olabilirler miydi? Fesupanallah! –hayır, hayır! Duyuyorlardı! –şüpheleniyorlardı! –biliyorlardı! –korkumla alay ediyorlardı! –o zaman böyle düşündüm, şimdi de böyle düşünüyorum. Her şey bu ızdıraba yeğdi! Her şey bu alaydan daha fazla tahammül edilebilirdi! Bu riyakâr tebessümlere daha fazla dayanamazdım! Öyle hissediyordum ki ya bağırmam ya da ölmem gerekiyordu! –ve şimdi –yine! –dinle! daha yüksek! daha yüksek! daha yüksek! daha yüksek! –
“Hainler” diye bağırdım, “gerçeği daha fazla gizlemeyin! Suçu kabul ediyorum! –kalasları kaldırın! –işte, işte! –onun korkunç kalp atışları!”
